‘‘Efendim işte doktorlar az para aldıkları için ayrılıyorlar. Varsın gidiyorlarsa gitsinler” denildi, "Sırf daha iyi arabaya binmek, daha yeni telefon almak, daha çok konsere gidebilmek gibi süfli heveslerle ellerin yani başka ülkelerin, başka toplumların kapısına vardıkları’’ iddia edildi ya. Kulak asmayın. Onlar kalıplara sığmayan parıl parıl beyinler…

‘‘Babam ve Oğlum’’ filmini seyretmiş miydiniz? Başrolde Çetin Tekindor ile Fikret Kuşkan’ın oynadığı, 2005 yapımı Çağan Irmak filmi. Filmde, bir çiftlik sahibinin oğlu olan Sadık (Fikret Kuşkan) ailesini (babasını) karşısına alıp toplumcu ideallerinin peşinden gider.

Askeri darbe yapılır, cunta yönetimi döneminde hapse atılır, hayal kırıklıklarının yanında gördüğü işkencelerin de etkisiyle ölümcül hastalığa yakalanır. Çok az ömrü kaldığını öğrenince, çocuğunu ailesine emanet etmek için yanlarına döner.

Bir akşam yemeğinde çocukluk arkadaşlarıyla buluşup sohbet ederler. Sadık ile arkadaşı Özkan (Halil Ergenç) arasında şu konuşma geçer:

Sadık: Memleket, ev, yurt... bugünlerde bunların anlamlarını bir kere daha düşünür oldum. Ben bu memleket için savaştığımı düşünüyordum, ama bu memleketin umurunda bile değildim.
Özkan: Bugünlerde çok insan böyle düşünür oldu galiba. Hatırlıyor musun, buralardan gitmenin hayalini kurardık seninle. Sen gittin. Ben yapamadım. Sana bir soru soracağım Sadık, sen hiç olmazsa denedin. Denemeye korkmuş biri için, ‘‘çok şey kaybettin’’ diyebilir misin? Yani bütün bu olanlardan sonra, sana bir şans daha verilse, yine gider miydin, kalır mıydın?
Sadık: Bilmem.. Şey derdim herhalde; sahip olduklarımı yanımda götürebilmeyi dilerdim. Ya da oradakileri buraya getirebilmeyi. En kötüsü de ne biliyor musun, arada kalmak. Ben ne gidebildim, ne kalabildim.

Ne zaman ideallerinin arkasında ilkeli duruş sergileyen, ‘‘ayı ve köprü’’ söylemiyle avunmak yerine gemileri yakıp gidenler söz konusu olsa, filmin o sahnesi gelir gözümün önüne.

‘‘Gönüllü sürgünler’’dir onlar.

Bu kez televizyon seyrederken aynı sahne canlandı gözümde. Ekranlardan yansıyan olumsuzluklar ile gönüllü sürgünler yan yana geldi.

Cahil cesaretinin pohpohlandığı, biat kültürü baş tacı edilirken liyakatsizlik ve kifayetsizliğin egemen kılındığı ortamlarda, ‘‘artık doktor dövebildiklerini’’ söyleyen ‘‘bir avuç hergelenin ayakları altında çırpınmak’’ ya da yaltaklık seçeneği ile yüz yüze bırakılınca alıp başını giden gençler…

En yüksek perdeden...

‘‘Efendim işte doktorlar az para aldıkları için ayrılıyorlar. Varsın gidiyorlarsa gitsinler” denildi, "Sırf daha iyi arabaya binmek, daha yeni telefon almak, daha çok konsere gidebilmek gibi süfli heveslerle ellerin yani başka ülkelerin, başka toplumların kapısına vardıkları’’ iddia edildi ya. Kulak asmayın.

Onlar kalıplara sığmayan parıl parıl beyinler…

Yüreklerini sevdiklerinde bırakan, ‘‘memleket işi’’ nesnelerle özlem gideren, o nesneleri ‘‘usulca okşarken elleri yanan’’ gönüllü sürgünler…

mustaydn@gmail.com